15 Aralık 2009 Salı
Başlangıç
Günün en saf ve temiz anı, gözlerini aydınlık ve temiz sabaha ilk açtığın andır. İnsanoğlunun bir günlük yaşamı, tüm hayatın kısa bir özeti gibidir aslında. Sabah dünyaya gözlerini açarsın, gün boyu çeşitli seçimler ve aktivitelerde bulunursun. Bir şeyler kazanır ya da kaybedersin. Akşam olduğununda ise sabahki enerjinden yoksun olduğunu fark edersin. En sonunda bu yorgunluğa teslim olur ve hayata bir gecelik de olsa gözlerini yumarsın. Bu bakış açısından hareketle, sabah uyandığında kişi tertemiz bir sayfa gibidir. Önceki günün hataları, ayıpları, günahları gecenin karanlık örtüsü altında kaybolup gitmiştir. Her zaman yeniden doğmak için bir şansın vardır. Hem de her gün.. Yeter ki, sana bahşedilmiş bu temiz başlangıcın kıymetini bil! Hayat gibi, gün de oldukça kısadır. Bu kısa süre içinde gönül kırmaktan, kendine ve tüm canlılara zarar vermekten, yıkıcı olmaktan kaçınmalı, güne başlarken sahip olduğu temiz sayfayı en az lekeyle kapatmaya çalışmalıdır insan. Lekesiz bir deftere sahip olmak hiç bir insana nasip olmaz. Kusur, insan olmanın doğal sonucudur. Hatta bazen ne güzeldir hata yapmak, doğruya ulaşma yolunda. Her sabah uyandığında şükranla derin bir nefes al ve dünün tortusunun yüreğine çökmesine izin verme. Zira yaşayacak koca bir gün var önünde.
Resim: Kathy Ostman
09 Ekim 2009 Cuma
su gibi
Düz olmak için eğril,
Dolmak için boşal,
Parçalan ki yenilen…
Lao Tzu
Sen şimdi su olduğunu düşün, ve kendini su gibi hisset...
Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararlı...
Su gibi hayat kaynağı ve su gibi bitmez, tükenmez olduğunu hatırla...
Ama yine su gibi bir küçük bardağın içine sığdır ki kendini;
girebilmeyi öğren insanların damarlarına.
Hayat ver...
Vazgeçilmez ol..
Mevlana
Onur Dinçer Ekim 2009
15 Eylül 2009 Salı
Aşk ol...
03 Eylül 2009 Perşembe
Gün gelir..
Onur Dinçer 26.07.2009
04 Ağustos 2009 Salı
Kıssadan Hisse
Demiş ki; “bir zaman akıl yolcusu bir filozof, bir zaman gönül yolcusu bir sufi oldum, bir gün aşk ile doldum taştım, bir gün kin ile yoğruldum ve kurudum. Sabah tekkede hu çektim, akşamına meyhanede sızdım. Bir gece sarayda keyif çattım, öbür gece ayazda hırkama sarıldım. Bu fani kubbede cismiyetimden de fanidir maneviyatım. Kusurlarımla tamamdır güzelliğim ve hatta faniliğimde yatar bakiliğim. Nedir ulaşılacak en son makam diye soracak olursan, “makamların faniliğine kanaat makamı” derim.”
Onur Dinçer 04.08.2009
26 Mayıs 2009 Salı
Dinle Neyden

“ Dinle neyden, zirâ o birşeyler anlatmakta
Ayrılıklardan şikâyet etmededir.
Ney der ki: Beni kamışlıktan kopardıklarından beri,
İniltim kadın - erkek herkesi ağlattı.
Ayrılık bağrımı delik deşik eylesin,
Tâ ki aşk derdini anlatabileyim.”
Mevlana'nın ünlü Mesnevi'si bu sözlerle başlar. Mevlana'ya göre musiki yaradanın lisanıdır.. Yaman Dede ise ney için şöyle der:
Bu ne aşkın, bu ne derdin, bu ne mestin sesidir,
Bu ne tizin, bu ne evcin, bu ne pestin sesidir.
Bu ezelden geliyor, bezm-i elestin sesidir,
Bak neler söyletiyor Hazret-i Mevlânâye!
Gerçekten de ney sesi alemler üstü bir fısıltıdır dinleyebilene.. İnsanlar genellikle ney sesinin huzur verici olduğu konusunda hem fikirlerdir fakat bunun öğrenilmişlik olduğu kanaatindeyim. Gerçekten o sese kulak veren insan ne kadardır? Bir çoklarına da ney sesi iç karartıcı gelir. Bu da yine aynı öğrenilmişliktir. Yıllarca Türk filmlerinde mezarlık sahnelerinde kullanılan ney, insanlara ölümü hatırlatmaya başladı.. Bunun bir diğer sebebi de neyin alemler üstü sesi, ölümden öte başka bir alem bilmeyen insanoğlunun aciz yorumudur. Bu anlaşılabilir bir durumdur. Hayat ve varoluş ile ilgili bile bu kadar kıt fikirlere sahipken, ölüm ve ötesi hakkında ne bilebiliriz ki? Günümüz fiziği başka boyut ya da alemlerin varlığını kanıtlama aşamasındadır. İleri fizikçilerin teorilerine göre bütün bu alemler ve madde müzik notalarına benzer şekilde farklı frekanslarla titreşmektedir. Konuyla ilgilenenler "strings theory"yi inceleyebilirler. Musikinin Tanrı'nın lisanı olduğu fikri modern fiziğin temellerini atan Newton'un bile daha doğmadığı bir dönemde Mevlana tarafından dile getirilmiştir. Kanımca bilim ilerledikçe tasavvuf ve diğer batıni-ezoterik öğretilerin varoluşu anlamada ne kadar doğru olduğu gün yüzüne çıkacaktır. Yine de hayata bakışımızda başat olanın inanç değil bilim olması gerekliliği değişmez. İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır. Konudan fazla sapmadan:
Ney, sazlıklarda yetişen kamıştan üretilir. Ney üretmek ya da genel tabirle "ney açmak" zorlu ve ciddi ustalık isteyen bir süreçtir. Keman çalmayı bilmeyen biri keman üretebilir fakat aynı şey ney için söz konusu değildir.
Ney der ki: Beni kamışlıktan kopardıklarından beri,
İniltim kadın - erkek herkesi ağlattı.
Ney, başta sazlıkta bir kamıştı. Sonra zanaatkar kamışı kopardı, içini oydu, üstüne delikler açtı ve onu kuruttu. Bu aynı insanın varoluş yolculuğuna benziyor..Kamışın sazlıktan alınması gibi sonsuz yuvamızdan koparıldık ve bu dünya'ya geldik. İçimiz oyuldu, delik deşik olduk. Yani bu evrenin fiziksel kurallarına uymak zorunda kaldık ve acıyla tanıştık. Ney bu yuvadan koparılışın acısını o kadar derin yaşadı ki, iniltisi yani sesiyle bütün insanları etkiledi. En azından duymayı başaranları. Görüldüğü üzere kamışın ney olma yolculuğu, ademoğlunun "kamil insan"la son bulacak tekamül süreciyle birebir örtüşüyor. Ney koparıldığı alemin lisanıyla inlerken, biz insanoğullarına o alemi hatırlatmaktan da geri kalmıyor. Yeter ki egonun, rekabetin, mücadelenin, nefretin, öfkenin aslında ne kadar gereksiz olduğunu fısıldayan neye ve ruhumuza kulak vermeyi başaralım! Sevgi ve ışıkla!
Onur Dinçer 26 Mayıs 2009
21 Şubat 2009 Cumartesi
Gün

29 Ocak 2009 Perşembe
Gürültü ve Sükunet

Gürültünün varolduğu yerde, insan yok olur. Çünkü insanın mayası sessizliktir, boşluktur. Bu sessizlik, şiirdir. Bu boşluk müziklerin en güzeli, dansların en coşkulusu, aşkın gerçek yüzüdür. Oysa tamamen gürültü üzerine inşa edilmiş bir dünyada yaşar olduk. Sesimizi duyurmak için bağırmamız gerektiği öğretildi bize. Dini sözcükler bile sloganlara dönüştürüldü. Dini bile gürültüleştirdik. Bu nasıl bir ironidir? Dinin de kaynağı insan gibi sessizliktir oysa. Tanrı’yı duymak için ise tek koşul sükunettir. Sesin, gürültünün olduğu yerde huzur barınamaz, tanrısallık barınamaz. Din varlıktan değil, yokluktan gelir. Anahtar sözcük “istemek” ya da “dilemek” değil “fakr”dır. Yani kendini tanrı içinde eritmek, ölmeden önce ölmek.. Din teknik bir alan değildir. Din, yapılacak hareketler bütünü değildir. Din, bilinçten yükselir. Başka bir anahtar kelime de “sır”dır. Tanrı içimizdeki sırdır. Bir şeyin içinde büyümesine izin vermek istiyorsan “sır” tutmayı da bilmelisin. Dini yaşamak için varlığından başka hiçbir şeye ihtiyacın yok. Benim anlayışımdaki dindarlık mutlak sessizlikle ve sevgiyle varolur. Eğer çatışma varsa, kavga varsa, savaş varsa üretilen sadece gürültü ve yıkımdır. Biz dünyaya mücadele etmek için gelmedik. Rekabet ve dayatma bizim doğamızın bir parçası değil. Hiçbir şey sevmek ve sevilmek kadar yüce ve tanrısal değildir. Jimi Hendrix’in şu sözleri bu açıdan çok anlamlıdır: “Aşkın gücü, güç aşkını yendiğinde, dünya barışla tanışacak.”
11 Ocak 2009 Pazar
Şöyleyken
Bu budur,
Ve ben dün kanattım..
Parça parça kurudum ve döküldüm..
Toprak koktu, ben kondum.
Usum soğudu usum.
Biri kurdu, ben kurudum.
Ve ben kurdum, bir oldu..
Kurtulunmuyor, kurt ulumuyor, kurdum..
İyiden iyi, hayalden hayal hasta adam perdelerini dikiyor,
Oysa göz yok görünmeye hevesli ve söz yok susun söylediği…
İşte bu ahvalde kanattım dün (tüm o açık yaralar ve tüyler)
Eski imandan yılan ve personel şubeden bıkan aslı, astarı ve hakimiyetiyle esenlikler (-dim).
Giriş ve çıkışsa nihayet,
Kurdum, uymadı…
11.01.2009 - ONUR
21 Aralık 2008 Pazar
Yıldız tozu
07 Aralık 2008 Pazar
Politika ve Dindarlık
Bir politikacı gerçek bir dindar olamaz. Bunu artık görmelisin. İnsanoğlunun bu uyanışa, tanrı ile insanın arasına ne sakallı mollaların ne de takım elbise giymiş politikacıların giremeyeceğini anlamasına, korku temelli ölü din anlayışından vazgeçmesine her zamankinden daha çok ihtiyacı var. Zira insanlık bilinci, Yunus Emre'yi, Pir sultan'ı, Hacı Bektaş'ı, Mevlana'yı, Şeyh Bedrettin'i, Baba İshak'ı, Ömer Hayyam'ı, Hallac-ı Mansur'u hatırlayacaktır, onları değil...
Onur Dinçer - Aralık 2008
08 Kasım 2008 Cumartesi
31 Ekim 2008 Cuma
Küçük Yaprak

Sonra o günler geldi. Büyüyüp yüzeyi genişledikçe, yağmur sularının serinliğini ve mevcudiyetini daha az hisseder oldu. Güneş artık yaprağın doğumunda yaptıkları anlaşmayı bozmuştu sanki. O uysal dost gitmiş yerini kızgın bir düşmana bırakmıştı. Güneş yaktıkça o daha çok su talep etti kökten. Uzun bir süre mücadele etti varlığını korumak adına. Mücadele ettikçe yoruldu, yoruldukça mücadele etti. Kökün yaprağın aciz bedenine taşıyabildiği su gittikçe azaldı. Sonunda tükendi ve mücadeleyi kesti yaprak. Bunun ona bir faydası olmadığını anlamıştı sonunda. Mücadeleyi bırakınca dikkati de kendi varlığından uzaklaştı ister istemez. Etrafında olup biten bunca şeye nasıl bu kadar kayıtsız kalabildiğine şaştı.
Önce onu dala bağlayan köke dikkat etti. Ona yaşamının başından beri ihtiyacı olan her şeyi bu ufak kök sağlamıştı. Ona defalarca teşekkür etti. Ona bütün varlığıyla saygı duydu. Ne var ki bir karşılık bulamadı. Sağladığı besin azalmaya devam ediyordu. Güneşin geçici olarak dünyayı kavurmaktan vazgeçtiği bir akşam üstü kökünün tutunduğu dalı fark etti. Bu dalın gereken yaşam enerjisini sadece kendisine değil, diğer yapraklara da dağıttını gördü. Utandı ve özür diledi daha fazlasını talep ettiği için. Çünkü bu besin kendisine olduğu kadar diğerlerine de lazımdı. Dalın varoluşu ve misyonu karşısında saygıyla titredi ve binlerce kez teşekkür etti karşılık bulamadan. Üstünde bulunduğu ufak dalın daha büyük bir dala, o dalın ondan da büyük bir dala ve nihayetinde hepsinin tek bir gövdeye bağlandığını fark etmesi de fazla bir vakit almadı.
Zamanla güneşin yakıcılığı kaybolmaya başladı. Rüzgarlar tekrar gösterdi yüzlerini daha sert biçimde. Küçük yaprak sonunda fark etti ağacı. Bunu başından beri bildiğini anladı. Ağaç tekti ve bütündü. Kendisi de bu ulvi bütünün bir parçasıydı. O ağaçsız, ağaç onsuz düşünülemezdi. Bir yaz sabahı tazeliğinde eski dostu güneşle selamlaştı tekrar. Ona sonsuz kereler teşekkür etti bu farkındalığı sağladığı için.
Başka bir gün, nedense rüzgarın şiddetini azalttığı bir anda kurumuş gözeneklerinin ucundan, sararmış köküne kadar tüm varlğı titreyiverdi. Sonunda kuru kök yaprağı daha fazla taşıyamadı ve yaprak hafif sabah rüzgarıyla dalından koptu. İleri geri hareketlerle yavaş yavaş toprağa indi. Ağacın dibindeki toprağı gördü. Onu tanıdı ve sevdi. Toprak, dünya, güneş, rüzgar, şimşek, su… Esas birlik buydu. Esas birlik tanıyıp tanımadığı her şeydi. Bu kavrayış anlayışın da ötesindeydi. Bu bir deneyimdi. Her şey uyum içinde ve olması gerektiği gibiydi tekrar. Teşekkür etti son kez. Karşılık da buldu bu sefer sevgi ve şefkatle. Toprakla kucaklaştı.
Yağmurlar yağdı, karlar yağdı. Soğuk ve uzun bir kış geçti. Yorgun toprağı saran kar örtüsünün eridikçe dere yataklarına doğru çekildiği, dinlenmiş güneşin dünya üzerindeki gücünün çoğalmaya başladığı, yağmur sularının derelerde şırıl şırıl akıp birleştiği ve coşkuyla danslarına başladıkları bir dönemde tesadüf bu ya, tam da bizim ufak yaprağın toprağa değdiği yerde ufak bir filiz dikkatsiz bir gözün asla göremeyeceği küçücük spiral bir kıvrılmayla merhaba dedi güneşe..
Onur Dinçer - Ekim 2008
25 Temmuz 2008 Cuma
Bir öykü
-“Ah! Yapma. Bunun bir oyun olmadığını sen de biliyorsun. Ayrıca istediğin kararı almakta özgürsün”
-“Hayır. Bunu oyun sanan sensin ve benden daha iyi olduğunu düşünüyorsun. Aslında hepimizden daha iyi olduğunu düşünüyorsun. Çünkü biz aciziz. Sana bağımlıyız. Sense bunun fazlasıyla farkındasın. Bizi küçümsüyorsun. Belki de bizi bu duruma düştüğümüz için suçluyorsun. Bize kızgınsındır da belki. Yanlış anlama. Ben sana kızgın değilim. Bir şekilde acıma duygunun üstesinden gelmeliydin. Böyle bir savunma geliştirdin.
-“Demek beni çözdün ha. Ne iyi. O zaman ortada sorun yok demektir. Şimdi izninle. Görmem gereken daha çok..”
-“Hayır! Hep kaçış yönteminiz bu değil mi? Yoğun olmak. Eminim ki sorunun asıl kaynağının bu olmadığını sen de biliyorsun. Bu bize davranış tarzını açıklamıyor. Bize her dediğine itaat etmek zorunda olan yavru köpekler gibi davranıyorsun. Neden bu yüzyılda herkes duyguları saklanması hatta yok edilmesi gereken şeyler olarak görüyor? Hoşumuza giden hislerimizi bir kutuda saklayıp, hoşlanmadıklarımızı çöpe atabilsek keşke. Ama işler böyle yürümüyor.
-“Sana acıdığımı nereden biliyorsun? Hatta belki de seni gerçekten önemsemiyorumdur. Hem belki de sadece kendine kızgınsın. Öfkeni bana yöneltmeni anlıyorum. İnan buna ilk kez raslamıyorum.”
-“Yine aynı şeyi yapıyorsun. Bende gördüğün her ruh halini klinik bir durum ya da onun sonucu olarak değerlendiriyorsun. Empatiden de yoksunsun. Piston, silindire uymuyorsa değiştir gitsin. Ne kadar kolay bir çözüm değil mi? Bunun senin işini ne kadar kolaylaşırdığını tahmin edebiliyorum.
-“O zaman beni neyle ve neden suçluyorsun? İşimi zorlaştırmamı mı istiyorsun? Buraya gelen herkese özelmiş gibi davranıp her gün gözyaşı mı dökmem gerekiyor? Ne öneriyorsun bana? Lütfen cevap ver, seni zevkle dinleyeceğim.
-“Kızdın. Bu çok güzel. Karşındakinin bir motosiklet olmadığını fark ettin. Seni de sinirlendiren bu aslında. Çünkü bununla daha önce hiç yüzleşmedin. Benle ilgili bilmen gerekenleri bildiğini sandın hep. Üniversitede sana ihtiyacın olan her şey öğretildi nasıl olsa. Ama beni tanımıyorsun.
-“Seni aciz, zavallı bir yavru köpek ya da bir motosiklet olarak gördüğümü söyledin. Ne söylersem söyleyeyim seni aksine inandıramayacağım. Çünkü sen de beni farklı görmüyorsun anlaşılan. Madem seni tanımıyorum tanışalım o zaman. Bir yerlerde bir şeyler içer bir maç izleriz belki. Ah! Pardon. Nasıl da unutmuşum. Bu akşam 317’deki hastayla sinemaya gidecektim. Neyse başka bir zaman belki?
-“Sanırım haklısın. Bu tedavi beni çekilmez biri yaptı. Saçmalayıp duruyorum. Sizi işinizden daha fazla alıkoymayayım. Üzgünüm doktor..
O gün doktor için geçmek bilmedi nedense. Her gün işini doğru yapmanın vicdani rahatlığı yerine içinde tanımlayamadığı bir sıkıntı ile ayrıldı onkoloji bölümünden. Bunun nedeni üzerine düşündü. Fakat bulamadı. Kısa süre içinde bu sıkıntıdan kurtuldu. Yine de nadir de olsa arada bir nükseden bir baş ağrısı gibi taşıdı onu içinde. Bu ağrıya çözüm olacak bir ilaç da bilmiyordu zaten..
Onur Dinçer 2008
10 Temmuz 2008 Perşembe
Fark etmek
Öğrenmek çok sığ bir eylemdir. Kişiyi pasif kılar ve ruh aslında hiç öğrenmez. Ruh sadece keşfeder. Öğrenmek sosyal bir arzu ve gerekliliktir. Fakat "fark etmek" kişisel çaba gerektirir. İnsanlar bunun üstünde hiç durmadı. Eğitim sistemleri bunu hiç görmedi. Ruhunun kuytu köşelerinde saklı öyle hazineler var ki. Senin aslında hep bildiğin fakat farkında olmadığın o kadar çok şey var ki. Fakat ısrarla sana başka hazineler sunuldu. Dışarıdan bakınca son derece parlak ve alımlı gözüken eline alınca yüzüne gözüne bulaşan, boyası akan yanılsamalar.. Sonra doymamaya başladın. Hep daha fazlası için uğraştın. Sana hazine diye sunulanı hiç eline almadın, hiç sorgulamadın. Dolayısıyla içsel hazinenden daha da uzaklaştın ve sonunda onu tamamen unuttun. Sen hep öğrendin. Doğruyu bildiğini sandın. Fakat daha kendinin farkında değildin. Fark etmeyi hep bir zaaf olarak gördün, bir hatanın telafisi olarak.. Sen hiç kendini dinlemedin.




