24 Mart 2010 Çarşamba

Sabit

(2009 yazında başladığım bu öykünün sonunu getirmek yeni nasip oldu. Abim bu kısa öykü için "daha çok kendin için yazmışsın, başkalarına keyif vermek için değil" dedi. Belki de haklıydı. Tekrarlanan imgelerin ve sıkıcı benzetmelerin çokluğuna rağmen burada paylaşmak istedim. Sözü uzatmaya gerek yok, okuyucu kendi karar versin. Saygılarımla.)  

Sıcak.. Belli kelimeleri telaffuz edince, o kelimelerin yarattığı buhranlardan kurtulacağını sanıyor insan safça. Belki de o sözcük sarf edilince, yarattığı yük diğer insanlarla paylaşılıyor da sırtımız hafifliyor. Kim bilir.. İnsanların birbirlerine durumu hatırlatma çabasıyla ve de ısrarla “çok sıcak” dediği o bunaltıcı yaz günlerinden biriydi yine. Güneş gök kubbeyi ağır ağır tırmanmış, inmeye başlarken de tepetaklak yuvarlanmamış, aksine obasına tuz taşıyan bir yörük kızı gibi nazlı, dikkatli ve ağır hareketlerle sürdürmüştü sonsuza uzanan yolculuğunu. Güneşin sabrından nasibini alamamış ademoğulları bu yazlık yerde bile çarşıda, pazarda, kordonda, plajda başı ve sonu önceden kestirilemeyen hareketliliğine devam etmekteydi, öylesine fani. Tanrıların tahtlarında Truva savaşını izlediği bu dağlar ve serin sularında oyuncu perileri, canavarları, tanrıları ve sayısız mahlukatı barındıran bu körfez bugün insanoğlunun hakimiyeti altında. Bin pınarlı İda dağına doğru gün geçtikçe habis huylu bir tümör gibi ilerleyen lüks villalar, dağın en serin en sulak yerlerinden yükselen mangal kokuları ve sahillerinde poşetler ve sigara izmaritleri arasında bronzlaşmaya, yüzmeye çalışan insanlarıyla bu manzara tanrıların bu diyarları çoktan terk ettiğini kanıtlıyor sanki. Yine de şimdilik haksızca hor gördüğümüz bu insanlarda fark edilmeyi bekleyen ulvi bir miras, denizler altındaki antik hazineler misali açığa çıkmayı ya da fark edilmeyi beklemekte belki de. Belki de tanrılar, insan ruhunun kuytularında gizlenirken dağlardaki tahtlarında olduklarından daha görkemli gözüküyorlar. En azından böyle düşünmekten fazlası gelmiyordu elimden.

 Sıcağın etkisiyle bezginleşmiş bedenim ve matlaşmış ruhum yapılacak en iyi şeyin evde kalıp tembellik etmek olduğunu tembihlemişti bana. Kaldı ki yalnız da değildim. Ağabeyim, yengem ve annem o bitmez tükenmez insan hareketliliğine katılmaya karar vererek belde pazarına gitmiş, ağabeyimin 10 aylık oğlunu evde bana emanet etmişlerdi. Bebek arabasında sakince oturan velet şimdilik bana pek sorun çıkaracak gibi gözükmüyordu. Evde yapacak bir şey bulamayan her insan evladı gibi mutfağa gidip buzdolabını açtım. İçerisi pek de umduğum gibi değildi doğrusu. Çeşit çeşit yiyecek yüzüme “canın isterse” der gibi ilgisizce bakıyordu. Anlamsız bir ifadeyle bir süre ben de onlara baktım. Sonra tekrar karanlığa terk ettim onları ve bir bardak su içtim. Burada musluktan akan su "haşa" cennet bahçelerinde akan kevser kadar tatlıydı. Kana kana içtim sudan. Kurumuş hücrelerimin yeniden hayatla dolup neşe içinde parlamaya başladığını görür gibiydim. Balkona çıkıp bir sigara yaktım ve hücrelerimin hevesini kursağında bıraktım. İlginç manzarayı seyrederken cennet ve cehennemin aslında iç içe olabileceğine kanaat getirdim o an. Bütün körfezi gri-yeşil bir elbiseyle süsleyen ve ilk soğuklarla toplanmayı bekleyen bütün evrenin en lezzetli zeytinlerine analık eden zeytin ağaçları, topraktan saçak saçak fışkıran ve değdiği canlı ya da cansız her türlü cismani varoluşun ruhunu okşayıp serinleten tertemiz sular, dünya kadar yaşlı bir cennet tasviriydi sanki. Fakat bunların üstünde tüm ay altı alemini göz alıcı bir sarıya dönüştüren kavurucu güneş tüm doğayı tahakküm altına almış antik bir kraldı. Bütün haşmetine rağmen, ağaçlardaki meyvelerin tatlanması, dolgunlaşması için sabırla yavrularını besleyen şefkatli bir babaydı belki de. Dediğim gibi, cennet ve cehennem gözlemcinin konumuna göre belirginleşip muğlaklaşan iç içe iki dünya olsa gerekti. Ciğerlerimden yolladığım duman rüzgar engeliyle karşılaşmadan yol aldı bir süre. Sonra dağıldı gitti.

Canım sıkıldı bir an. Ulaşmak istediğim hiç bir amaç, ya da gerçekleşmesini istediğim hiç bir dilek görünmüyordu ufukta. Tam olarak bu koordinatta ve bu zamanda bulunmamın bir anlamı var mıydı gerçekten? Hiç bir planım yoktu, hiç de olmamıştı. Amaçsızlığımın peşinden gidemeyecek  kadar da miskindim üstelik. Her durumu klinikleştiren ve kategorize eden ruhbilimin sığ açıklamalarına da ihtiyaç duymuyordum. Gün batımına doğru yapılacak sakin bir yürüyüşün dünyayı tekrar renklere kavuşturmaya yetip de artacağını biliyordum çünkü. Bir gözlemcinin konumu ne süreyle sabit kalabilirdi ki?
 Sıcağın görünür kıldığı hevessizlik ruhumda karşılık buldu ve göz kapaklarım ağırlaştı gitgide. Abimin oğlunu bir süredir ihmal ettiğimi fark ettim ve hızla içeriye döndüm. Bakışlarımız karşılaştı ve gülümsedi bana masmavi gözleriyle. O an kafamdaki bütün kurguların anlamsızlığını fark ettim. Bu gözler okyanusun bütün bilgeliğine sahip olsa gerekti. Başka türlüsü nasıl mümkün olabilirdi ki? Büyük patlamanın çok sonrasında vücut bulan bir gezegeni, bir okyanusu, bir gözü ya da güzel bir düşünceyi oluşturan atomlar ne kadar farklı olabilirdi? O mavi gözlerde büyük patlamaya tanık oldum. O gülümseme aklın almayacağı kadar eski bir dönemin antik bulgusu, tekrarı ve yeniden inşasıydı. Gülen mavi gözler yavaş yavaş kapandı ve uyku krallığının sınırsız topraklarında yeniden açılmak üzere terki diyar eyledi. Eğer dünyada melekler varsa, uyuyan bir bebeğin göz kapakları onların yuvası olsa gerek. Fakat bir zamanlar bana eşlik eden melekler bugün neredeler? Göz kapaklarımın üstüne geri döneceklerini umarak ben de yumdum gözlerimi. Fark edilmeyi bekleyen ulvi bir miras barındıran insanoğlu varsın devam etsin koşturmacasına. Böylesi iyiydi..

11 Ocak 2010 Pazartesi

Ustanın öğüdü


Yaşlı usta, küçük imalathanesinde yıllardır ney üretiyordu. Gür saçları iyice aklaşmış, hareketleri ağırlaşmıştı. Uğraşıyla ilintili olarak, gözlüklerinin arkasından bakan mavi gözleri derin bir bilgelik bahşediyordu sanki baktığı kişiye. Elindeki işi bıraktı ve etraftaki kamış tozlarını süpüren genç çırağına seslendi gözlüğünün üstünden;

- "Gel bakalım delikanlı."

Çırak süpürgeyi bırakıp ustasının yanına geldi. Eğilmekten sızlayan belini şöyle bir gerdi. Ustanın ses tonundan, anlatılacak ve öğrenilecek bir dersin yaklaştığını sezdi genç çırak. Fakat usta konuşmak yerine, yeni bitirdiği bir "kız ney" aldı eline ve sakince hicaz bir taksim geçmeye başladı. Çırak şaşmıştı buna, çünkü usta çok nadir ney üflerdi. Elbet ürettiği neylerin akordlarını kontrol ederken üflüyordu fakat daha önce kendisini çağırıp üflememişti hiç. Çırak derin bir nefes aldı ve bu güzel melodinin akışına bıraktı kendini. Bir kaç dakika sonra usta dem seslerde karar kıldı ve taksimi bitirdi. Çırak mest oldu ve bunun bir ödül olduğunu düşünüp sevindi. Fakat usta bu taksimden sonra eline çok eski, kenarda duran hafif küflenmiş  bir ney aldı. Gözlerini kapatıp bir şeyler mırıldandı bir kaç saniyeliğine. Sonra tekrar hicaz üflemeye başladı. Başta sesler, çok boğuk ve garip geliyordu. Notalar tam doğru bile açılmamıştı, hatta neyin baz yerlerinde ufak çatlaklar vardı. Fakat o kusurlu ses giderek güçlendi. Usta hicazdan saba'ya yumuşak bir geçki yaptı. Çırak olduğu yerde kalmıştı. Kulaklarına inanamıyordu. O bozuk akordlu ney, nasıl bu kadar ahenkli olabiliyordu. Duyduğu sadece müzik değildi. Olsa olsa büyüydü bu. Küçük bir çocukken sabah uyandığında annesinin ona nasıl sarıldığını ve öptüğünü hatırladı nedense. Sanki annesi yanındaydı yine. Sanki annesi hiç hastalanıp onu erkenden terk etmemişti... Gözlerine yaş birikti. Neden sonra neyin sesi giderek boğuklaşmaya başladı tekrar. Usta karar sese döndü ve taksimi sonlandırdı. Genç çırağının saçını şefkatle okşadı ve konuşmaya başladı. Sesi sanki biraz önce geçtiği taksimin bir devamıydı;

-" İşte gördün delikanlı. Şu bozuk akordlu neyi yıllar önce açmıştım. Acemiydim o zamanlar... Çıraklığım yeni bitmişti. Yine de atmaya kıyamadım ve garibanın gönlünü hoş tutmak için ara ara üfledim. Bütün kusurlarına rağmen nasıl da yırttı gönül perdelerimizi.. Biz de farklı bir yolda değiliz aslında. Hatalarımız ve acizyetimiz bir ömür boyu sürer. Lakin gönlünü doğru ve temiz tutmayı başarabilirsen, kendi ahenkini kendin bulursun. Hayat boyunca sana kazınan çatlaklar ve biriken tozlar olsa olsa o ahenkin oluşmasına yardımcı olur. Nice insan vardır perdeleri doğru açılmış, sesleri akordlu doğmuş. Fakat onlar şükretmezler de şikayet edip dururlar. Sen sen ol, yara almaktan, zedelenmekten korkma. Ruhen ve bedenen delik deşik olmayandan gerçek aşık olmaz. O kişinin kusurları varsa bile bunlar ne güzel kusurlardır kimbilir.."

Usta gözlerini yere dikmiş ve düşüncelere dalmış çırağına gülümsedi ve sesine canlılık katarak;

 -"Bu kadar gevezelik yeter. Sözü kısa kesmek lazım vesselam. Yapılacak çok iş var. Git de şöyle güzel, demli bir çay koy şimdi. Allah yönümüzü dosdoğru eylesin."

Ustanın sesindeki canlılık çırağa da geçti ve gülümseyerek; "Tamam usta!" dedi. Gün ışığını yavaş yavaş çekiyordu dünyadan...

Onur Dinçer

15 Aralık 2009 Salı

Başlangıç



 Günün en saf ve temiz anı, gözlerini aydınlık ve temiz sabaha ilk açtığın andır. İnsanoğlunun bir günlük yaşamı, tüm hayatın kısa bir özeti gibidir aslında. Sabah dünyaya gözlerini açarsın, gün boyu çeşitli seçimler ve aktivitelerde bulunursun. Bir şeyler kazanır ya da kaybedersin. Akşam olduğununda ise sabahki enerjinden yoksun olduğunu fark edersin. En sonunda bu yorgunluğa teslim olur ve hayata bir gecelik de olsa gözlerini yumarsın. Bu bakış açısından hareketle, sabah uyandığında kişi tertemiz bir sayfa gibidir. Önceki günün hataları, ayıpları, günahları gecenin karanlık örtüsü altında kaybolup gitmiştir. Her zaman yeniden doğmak için bir şansın vardır. Hem de her gün.. Yeter ki, sana bahşedilmiş bu temiz başlangıcın kıymetini bil! Hayat gibi, gün de oldukça kısadır. Bu kısa süre içinde gönül kırmaktan, kendine ve tüm canlılara zarar vermekten, yıkıcı olmaktan kaçınmalı, güne başlarken sahip olduğu temiz sayfayı en az lekeyle kapatmaya çalışmalıdır insan. Lekesiz bir deftere sahip olmak hiç bir insana nasip olmaz. Kusur, insan olmanın doğal sonucudur. Hatta bazen ne güzeldir hata yapmak, doğruya ulaşma yolunda. Her sabah uyandığında şükranla derin bir nefes al ve dünün tortusunun yüreğine çökmesine izin verme. Zira yaşayacak koca bir gün var önünde.

Resim: Kathy Ostman

9 Ekim 2009 Cuma

su gibi

Kırılmamak için bükül,
Düz olmak için eğril,
Dolmak için boşal,
Parçalan ki yenilen…
Lao Tzu



Kimi insan sadece kendi doğrularıyla yaşar. Onun doğruları taştandır. Bu kişinin bir konudaki fikrini değiştirmek için onu yontmanız gerekir. Fakat “taş insan” bu vakit alıcı eylemi üzerinde uygulamanıza da izin vermeyecektir. Çünkü ona farklı bakış açıları sunduğunuzda kendi mevcudiyetinden taviz verdiğini ve eksildiğini hissedecektir. O'nun varlık bilinci de farklı gerçekliklere olan yaklaşımı kadar serttir. “Taş insan” sürekli kendine inşa ettiği kaleyi korumak için çaba harcar ve endişe eder. Aslında bir kalesi olmadığını fark ettiği durumlarda inanılmaz sinirlenir ve karanlığa sürüklenir. “Taş insan” sahiplenicidir. Kimi insan da hayata çok daha geniş bakar. Onun doğruları “su”dandır. Bu kişi her yeni fikri ve durumu bir kısmet olarak görür ve yeniliklere şükreder. “Su insan” hayatın durağan ve sert değil, değişken ve akışkan olduğunu bilir. Korumaktan endişe edeceği sabit bir formu olmadığı için rahat ve değişikliğe açıktır. Her kaynaktan beslenir ve her durumdan etkilenir. Sanılmasın ki bu kişi her nabza göre şerbet verendir. Suyu buharlaştırabilirsiniz, buza çevirebilirsiniz fakat ne yaparsanız yapın o akışkan özünü koruyacaktır. Buz erir, buhar yoğunlaşır ve su kendinden bir şey kaybetmez. Suyun özü en kalın taşlarla örülmüş duvarlardan bile güçlüdür. Yeterli süre verildiğinde damla damla akan su en büyük kayayı bile kuma çevirebilir. Suyun acelesi yoktur zaten. Onun  bilgeliği sabrındandır. Gücü de güç düşkünü olmamasındandır.  “Taş insan” kendini korumaya çalıştıkça azalır, “su insan”sa kendini saldıkça canlı ve berrak kalır. Fakat her zaman su gibi kalmak ne mümkün. Hayat öyle durumlar çıkarır ki bazen karşımıza, akışkanlığımızı kaybediveririz. Modern gündelik yaşamın sert koşullarında o koşuşturma içinde kaybolmuş gibi hissederiz kendimizi. Önemli olan özümüzü unutmamak ve her bulanıklığın bir gün durulacağını bilmek.. Daimi olan berraklıktır.. Hepimizin özü sudur. Eskilerin dediği gibi: “taşı sıksan suyu çıkar...”

Sen şimdi su olduğunu düşün, ve kendini su gibi hisset...
Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararlı...
Su gibi hayat kaynağı ve su gibi bitmez, tükenmez olduğunu hatırla...
Ama yine su gibi bir küçük bardağın içine sığdır ki kendini;
girebilmeyi öğren insanların damarlarına.
Hayat ver...
Vazgeçilmez ol..
                                 Mevlana

 Onur Dinçer    Ekim 2009

15 Eylül 2009 Salı

Aşk ol...


Sanılır ki, ney madde aleminin ötesinden bir sırrı fısıldar durur. O’nun anlattıklarına vakıf olmak meşakatli ve de uzun bir manevi yolculuk sonucu mümkün olabilir. Bilinmez ki ney sadası en aşikar sırdır. O sada o kadar duru bir gerçeği dillendirir ki, bunun önünde berisinde başka bir şey arayan kişi, geçitsiz duvarda altından bir kapı aramaktadır adeta. Bu kişi sanır ki, o kapıdan geçince hurilerce karşılanacak, incili kaftanlara bürünecek ve büyük bir tahta kurulacak. Sanır ki, mana aleminde bir güneş olacak ve yeniden doğacak. Ne kibir! Neyin sırrı sadasıdır. Ney hazırdır bütün kulaklara ulaştırmaya aşkını. O’nun inlemesi aşkın bizzat kendisidir. Aşk krallığında kapıya ne hacet, zümrütten saraylara ne hacet! Orada her nefes alana yer var. Yeter ki sen kapı ol, kapıcı ol, hizmetkar ol. Saray da sen ol, inci de. En aşikar sırdır aşk. Ne acayip ki en az bilineni de o. Maddenin ötesini arama, sen mana ol, sır ol, aşk ol!...

3 Eylül 2009 Perşembe

Gün gelir..

Gün gelir kurulur masalar, kahkahalar ve yürekten paylaşılan sözler eşliğinde doldurulur kadehler. Muhabbet güneş olur sen seyyare. Gün gelir çekersin kendini aniden kıyıya vurmaktan bıkan dalgalar misali. Parlarsın sabah yıldızı yalnızlığında..

Onur Dinçer 26.07.2009

4 Ağustos 2009 Salı

Kıssadan Hisse

Seyyah'a sormuşlar, “nedir ulaşılacak en son makam” diye?
Demiş ki; “bir zaman akıl yolcusu bir filozof, bir zaman gönül yolcusu bir sufi oldum, bir gün aşk ile doldum taştım, bir gün kin ile yoğruldum ve kurudum. Sabah tekkede hu çektim, akşamına meyhanede sızdım. Bir gece sarayda keyif çattım, öbür gece ayazda hırkama sarıldım. Bu fani kubbede cismiyetimden de fanidir maneviyatım. Kusurlarımla tamamdır güzelliğim ve hatta faniliğimde yatar bakiliğim. Nedir ulaşılacak en son makam diye soracak olursan, “makamların faniliğine kanaat makamı” derim.”

Onur Dinçer 04.08.2009

26 Mayıs 2009 Salı

Dinle Neyden


“ Dinle neyden, zirâ o birşeyler anlatmakta
Ayrılıklardan şikâyet etmededir.
Ney der ki: Beni kamışlıktan kopardıklarından beri,
İniltim kadın - erkek herkesi ağlattı.
Ayrılık bağrımı delik deşik eylesin,
Tâ ki aşk derdini anlatabileyim.”

Mevlana'nın ünlü Mesnevi'si bu sözlerle başlar. Mevlana'ya göre musiki yaradanın lisanıdır.. Yaman Dede ise ney için şöyle der:

Bu ne aşkın, bu ne derdin, bu ne mestin sesidir,
Bu ne tizin, bu ne evcin, bu ne pestin sesidir.
Bu ezelden geliyor, bezm-i elestin sesidir,
Bak neler söyletiyor Hazret-i Mevlânâye!

Gerçekten de ney sesi alemler üstü bir fısıltıdır dinleyebilene.. İnsanlar genellikle ney sesinin huzur verici olduğu konusunda hem fikirlerdir fakat bunun öğrenilmişlik olduğu kanaatindeyim. Gerçekten o sese kulak veren insan ne kadardır? Bir çoklarına da ney sesi iç karartıcı gelir. Bu da yine aynı öğrenilmişliktir. Yıllarca Türk filmlerinde mezarlık sahnelerinde kullanılan ney, insanlara ölümü hatırlatmaya başladı.. Bunun bir diğer sebebi de neyin alemler üstü sesi, ölümden öte başka bir alem bilmeyen insanoğlunun aciz yorumudur. Bu anlaşılabilir bir durumdur. Hayat ve varoluş ile ilgili bile bu kadar kıt fikirlere sahipken, ölüm ve ötesi hakkında ne bilebiliriz ki? Günümüz fiziği başka boyut ya da alemlerin varlığını kanıtlama aşamasındadır. İleri fizikçilerin teorilerine göre bütün bu alemler ve madde müzik notalarına benzer şekilde farklı frekanslarla titreşmektedir. Konuyla ilgilenenler "strings theory"yi inceleyebilirler. Musikinin Tanrı'nın lisanı olduğu fikri modern fiziğin temellerini atan Newton'un bile daha doğmadığı bir dönemde Mevlana tarafından dile getirilmiştir. Kanımca bilim ilerledikçe tasavvuf ve diğer batıni-ezoterik öğretilerin varoluşu anlamada ne kadar doğru olduğu gün yüzüne çıkacaktır. Yine de hayata bakışımızda başat olanın inanç değil bilim olması gerekliliği değişmez. İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır. Konudan fazla sapmadan:

Ney, sazlıklarda yetişen kamıştan üretilir. Ney üretmek ya da genel tabirle "ney açmak" zorlu ve ciddi ustalık isteyen bir süreçtir. Keman çalmayı bilmeyen biri keman üretebilir fakat aynı şey ney için söz konusu değildir.

Ney der ki: Beni kamışlıktan kopardıklarından beri,
İniltim kadın - erkek herkesi ağlattı.

Ney, başta sazlıkta bir kamıştı. Sonra zanaatkar kamışı kopardı, içini oydu, üstüne delikler açtı ve onu kuruttu. Bu aynı insanın varoluş yolculuğuna benziyor..Kamışın sazlıktan alınması gibi sonsuz yuvamızdan koparıldık ve bu dünya'ya geldik. İçimiz oyuldu, delik deşik olduk. Yani bu evrenin fiziksel kurallarına uymak zorunda kaldık ve acıyla tanıştık. Ney bu yuvadan koparılışın acısını o kadar derin yaşadı ki, iniltisi yani sesiyle bütün insanları etkiledi. En azından duymayı başaranları. Görüldüğü üzere kamışın ney olma yolculuğu, ademoğlunun "kamil insan"la son bulacak tekamül süreciyle birebir örtüşüyor. Ney koparıldığı alemin lisanıyla inlerken, biz insanoğullarına o alemi hatırlatmaktan da geri kalmıyor. Yeter ki egonun, rekabetin, mücadelenin, nefretin, öfkenin aslında ne kadar gereksiz olduğunu fısıldayan neye ve ruhumuza kulak vermeyi başaralım! Sevgi ve ışıkla!

Onur Dinçer 26 Mayıs 2009

21 Şubat 2009 Cumartesi

Gün


Biliyorum.. Yağmur temizlemiyor kalplerimizin tortusunu.. En arıyı ararken kabuk bağladı aydınlık ve kabuk bağladık. Pencereden görülen dünya mı gerçekten içinde nefes aldığın? Martıların ve dalgaların sesine uyandığın, misk kokulu sabahlar.. Bulutların kumsalla seviştiği günler.. Biliyorum.. Açık hava temizlemiyor göğsümüzdeki yarayı.. Rüzgarda salınan tüy gibi salabilir misin kendini? Hiç teslim oldun mu? Hangi korkuyla tutarsın günü ya da unutursun sessiz bir öğleden sonrayı? Biliyorum.. Çok iyi biliyorum hem de.. Müzik akıtamıyor damarlarımızdaki pası.. Kaç kere söylersen gerçek olur bir sözcük? Kaç kere düşlersen gerçek olur bir hayal? Kaçıncı günündesin yaradılışın? İmkansız kadar uzaktan gelen dalgalar vuruyor kayalıklara.. Bunu bir çağrı sayıyorsun belki.. Sahi, seni kim çağırıyor? Şarap bizi hafifletmiyor.. Tabiki biliyorum. Şarap kadehinin aksinde gördüğün düşler bu şehirde solgun ve lekesinden fal okunmuyor kırmızının. Baktığın bir şehir değil, olsa olsa bir yarın, pencereden bakmadığın, izlemediğin, tartmadığın ama olduğun.. Yağmur temizlemiyor sabahını.. Biliyorum.. Sahi, neden susuyorsun?

21.02.2009 16.40 İstanbul 
Onur Dinçer

29 Ocak 2009 Perşembe

Gürültü ve Sükunet



Gürültünün varolduğu yerde, insan yok olur. Çünkü insanın mayası sessizliktir, boşluktur. Bu sessizlik, şiirdir. Bu boşluk müziklerin en güzeli, dansların en coşkulusu, aşkın gerçek yüzüdür. Oysa tamamen gürültü üzerine inşa edilmiş bir dünyada yaşar olduk. Sesimizi duyurmak için bağırmamız gerektiği öğretildi bize. Dini sözcükler bile sloganlara dönüştürüldü. Dini bile gürültüleştirdik. Bu nasıl bir ironidir? Dinin de kaynağı insan gibi sessizliktir oysa. Tanrı’yı duymak için ise tek koşul sükunettir. Sesin, gürültünün olduğu yerde huzur barınamaz, tanrısallık barınamaz. Din varlıktan değil, yokluktan gelir. Anahtar sözcük “istemek” ya da “dilemek” değil “fakr”dır. Yani kendini tanrı içinde eritmek, ölmeden önce ölmek.. Din teknik bir alan değildir. Din, yapılacak hareketler bütünü değildir. Din, bilinçten yükselir. Başka bir anahtar kelime de “sır”dır. Tanrı içimizdeki sırdır. Bir şeyin içinde büyümesine izin vermek istiyorsan “sır” tutmayı da bilmelisin. Dini yaşamak için varlığından başka hiçbir şeye ihtiyacın yok. Benim anlayışımdaki dindarlık mutlak sessizlikle ve sevgiyle varolur. Eğer çatışma varsa, kavga varsa, savaş varsa üretilen sadece gürültü ve yıkımdır. Biz dünyaya mücadele etmek için gelmedik. Rekabet ve dayatma bizim doğamızın bir parçası değil. Hiçbir şey sevmek ve sevilmek kadar yüce ve tanrısal değildir. Jimi Hendrix’in şu sözleri bu açıdan çok anlamlıdır: “Aşkın gücü, güç aşkını yendiğinde, dünya barışla tanışacak.”

11 Ocak 2009 Pazar

Şöyleyken

Şu şudur;
Bu budur,
Ve ben dün kanattım..
Parça parça kurudum ve döküldüm..
Toprak koktu, ben kondum.
Usum soğudu usum.
Biri kurdu, ben kurudum.
Ve ben kurdum, bir oldu..
Kurtulunmuyor, kurt ulumuyor, kurdum..
İyiden iyi, hayalden hayal hasta adam perdelerini dikiyor,
Oysa göz yok görünmeye hevesli ve söz yok susun söylediği…
İşte bu ahvalde kanattım dün (tüm o açık yaralar ve tüyler)
Eski imandan yılan ve personel şubeden bıkan aslı, astarı ve hakimiyetiyle esenlikler (-dim).
Giriş ve çıkışsa nihayet,
Kurdum, uymadı…

11.01.2009 - ONUR

21 Aralık 2008 Pazar

Yıldız tozu

Sanki bu dünyada, kendi evimde bir yabancıyım. Nasıl bu hale geldik? Nasıl bu kadar körleştik? Neden, sevgi ya da tanrı sadece basit kelimeler olarak kaldı? En büyük katliamlar ve korkular nasıl "tanrı" adına yaratılır oldu? Neden insanlar en aşikar olanı bile görmekten uzaktalar? Ne zaman unuttuk herşeyin bir olduğunu ve aslında ötekinin asla varolamayacağını? Fakat insanlar durmaksızın ötekiler yarattılar ve bu hala yapılıyor. Öyle bir dünya içindeyiz ki, kendini sosyal anlamda ahlaklı ve iyi bir insan olarak var etmen neredeyse imkansız... İnsanlar artık rekabeti, paylaşımdan daha çok önemsiyorlar. Bunu her yerde görebilirsin. En çok izlenen tv programları bile, haksız rekabet içerenler. İnsanların değerleri toplumsal statüleriyle ölçülüyor. Sadece iyi bir ruh olarak varolman yetmiyor. Piramidin tepelerinde bir yer edinmen lazım kendine. Milyarlarca insan, çok düşük korku frekanslarına hapsediliyor ve bu şekilde manipüle ediliyor. Kalp sızısının nedenleri belki de sayfalara sığmaz... Karamsar bir tablo çizdiğimin farkındayım. Fakat, zaman zaman yalnız hissetsem de, ışığı arayan başka insanların olduğunu da biliyorum. Aramak yerine hatırlamak desem daha doğru olur sanırım. Çünkü bunca zamandır ışık hep bizdeydi. Aslında ışık zaten bizdik ve bu kavrayış inanın kimse için zor ya da uzak değil. Sadece bunun zor olduğuna inandırıldık, ruhbanlar tarafından. Eğer tanrıya ulaşmak için bir aracı, kavranışı zor kurallar olmasaydı nasıl otururlardı altından tahtlarına? ve bu anlayış sadece geleneksel din kurumlarınca üretilmiyor. Kimileri, meleklerle konuştuklarını, aura gördüklerini, doğa üstü varlıklarla temasa geçtiklerini söyleyerek, bu egosal korku düzenini yeniden üretiyorlar. Sen de ister istemez, "ben niye yapamıyorum" diye kendini küçük hissediyorsun ve bu sırada en önemli noktayı ıskalıyorsun. Ben daha bunları yapamıyorum, tanrıyı nasıl sezeceğim diye soruyorsun kendine. Bence, kapısız kapıdan geçmek için verilecek en zor sınav çoğu kişi için bu. Sana ne yapman gerektiğini söyleyen her türlü ruhsal otoriteden kurtulman lazım... Yaşayabileceğin tek bir deneyim var ve bu deneyim sadece sensin. Bu bütün deneyimlerin üstünde ve en büyük devrim zihninde gerçekleşecek olandır. Bunun için sihirli bir değnek yok ve bunu sadece sen yapabilirsin. Eğer görmek istediğin sadece renkli ışıklar ya da meleklerse, bunu sağlayacak kimyasalları bulmak pek de zor değil. Hem neden ilüzyonlarla yetinelim ki?

Evet, şu saniyede kendimi biraz çaresiz hissediyorum. En çaresiz olduğum an en umutlu olduğum andır belki de. Çaresiz insanın, varoluşundan başka sunacağı bir şey yoktur çünkü...ve belki de sunmamız gereken yegane şey buydu sadece... Hepimiz yıldız tozuyuz... Bunu görebilene aşk olsun!

7 Aralık 2008 Pazar

Politika ve Dindarlık

Bir politikacının dindar olması mümkün değildir. Bir politikacı için din sadece bir basamak olabilir. Gerçek dindarlık ile politika birbirine taban tabana zıttır. Bir politikacının birincil amacı hükmetmek, kitleleri manipüle etmektir. Bunun için bir çok araca gerek duyacaktır; reklam, medya, yalan.. Din de bu araçlardan biridir onun için. Günümüzde belki de bir politikacının elindeki en önemli araçtır din. Bu topraklarda Selçuklu bunu yaptı, Osmanlı bunu yaptı. Bu hala yapılıyor. Sadece izle.. Politikacılar gerçek dindarlıktan ölesiye korkarlar. Bu yüzden sahte dindarlığı ve dinin toplumları manipüle etmekte en büyük rahatlığı sağlayan ortodoks yorumları sahiplenirler. Selçuklu'nun Hasan Sabbah'tan ve İsmaili'lerin batıniliğinden korkması bundandı. Osmanlı'nın bektaşilerden korkması bundandı. Bir bektaşi ya da mutasavvıf için tanrı ile insan arasında hiç bir engel yoktur. Bu kişiler, tanrıya ulaşmak için camiye, kiliseye, sinagoga ihtiyaç duymaz. Kendi bedenleri başlı başına bir tapınaktır onlar için. Fakat bu durum politikacıların işine gelmez. Çünkü insanlar bu özgürlükçü fikirlerle kontrol altında tutulamazlar. "Ben tanrı"yım diyen Hallac-ı Mansur'un derisinin yüzülmesi, Anadolu'da kadın-erkek eşitliğini ve kardeşliği savunan Şeyh Bedrettin'in, Pir sultan'ın asılması ve ortaçağ avrupasında engizisyon mahkemeleriyle binlerce insanın katledilmesi bu korkunun eseridir. Politikacılar, bazen korku ve sindirmeyle bazen de daha demokratik gözüken yollarla kitleleri peşinden sürükler. Eğer bir kişi çoğunluğu peşinden sürüklüyorsa bundan şüphe duymalısın. Gerçek dindar yalnızdır. İsa yalnızdı, Buda yalnızdı. Çevrelerinde sadece bir kaç tane mürit vardı. Çünkü onlar asiydiler. Çünkü onlar politikacıların otoritelerini tehdit ediyorlardı. "Tanrıya ulaşmak için bu saçmalıklarla uğraşmanıza gerek yok" dediler. Roma İsa'yı öldürür öldürmez ne hikmetse tanrı'nın oğlu olduğu kabul edildi ve Hristiyanlık ortaya çıktı. Yaşayan bir İsa değil ama ölü bir İsa çok işlerine geliyordu belli ki. O'nu tapınaklarda resimlere ve heykellere hapsettiler ve arkasından İsa'yı dinlemek için kilisemize gelmelisin dediler. Buda'nın başına gelen de budur. Bugün tüm genel dindarlık anlayışının başına gelen budur. Tam bir cansızlık hali. Zaten politikacıların istediği de budur. Bir çok okula, sokağa "yunus emre" ismi verilir. "Yunus Emre der hoca, Gerekse var bin hacca, Hepisinden eyice Bir gönüle girmektir.." diyen Yunus Emre onların işine gelmez. Onlar ölü Yunus Emre'yi, ölü Mevlana'yı tercih ederler.. O sebeple bu kişileri, ölü ritüellerin ya da sokak adlarının içine gömerler.

Bir politikacı gerçek bir dindar olamaz. Bunu artık görmelisin. İnsanoğlunun bu uyanışa, tanrı ile insanın arasına ne sakallı mollaların ne de takım elbise giymiş politikacıların giremeyeceğini anlamasına, korku temelli ölü din anlayışından vazgeçmesine her zamankinden daha çok ihtiyacı var. Zira insanlık bilinci, Yunus Emre'yi, Pir sultan'ı, Hacı Bektaş'ı, Mevlana'yı, Şeyh Bedrettin'i, Baba İshak'ı, Ömer Hayyam'ı, Hallac-ı Mansur'u hatırlayacaktır, onları değil...

Onur Dinçer - Aralık 2008

8 Kasım 2008 Cumartesi

31 Ekim 2008 Cuma

Küçük Yaprak


Sevgiyle selamladı güneş ışığını küçük yaprak. Ufak dalların birinden, dikkatsiz bir gözün asla göremeyeceği küçücük spiral bir kıvrılmayla varolduğu günden beri yapıyordu bunu. Bu selamlaşmanın gözle görülebilir bir yanı yoktu doğrusu. Bahar sabahının serin melteminde güneş ve yaprak için varoluşun kendisi başlı başına bir selamlaşmaydı zaten. Işığı bütün gözenekleriyle hissediyor ve güneşin bu uysal okşayışını, suyun üzerinde yaptığı dansı bütün varlığıyla içine çekiyordu yaprak. Her şey uyum içinde ve olması gerektiği gibiydi. Günler ağır ağır ilerledikçe tüm dikkatini kendi varlığına odakladı yaprak.
Sonra o günler geldi. Büyüyüp yüzeyi genişledikçe, yağmur sularının serinliğini ve mevcudiyetini daha az hisseder oldu. Güneş artık yaprağın doğumunda yaptıkları anlaşmayı bozmuştu sanki. O uysal dost gitmiş yerini kızgın bir düşmana bırakmıştı. Güneş yaktıkça o daha çok su talep etti kökten. Uzun bir süre mücadele etti varlığını korumak adına. Mücadele ettikçe yoruldu, yoruldukça mücadele etti. Kökün yaprağın aciz bedenine taşıyabildiği su gittikçe azaldı. Sonunda tükendi ve mücadeleyi kesti yaprak. Bunun ona bir faydası olmadığını anlamıştı sonunda. Mücadeleyi bırakınca dikkati de kendi varlığından uzaklaştı ister istemez. Etrafında olup biten bunca şeye nasıl bu kadar kayıtsız kalabildiğine şaştı.
Önce onu dala bağlayan köke dikkat etti. Ona yaşamının başından beri ihtiyacı olan her şeyi bu ufak kök sağlamıştı. Ona defalarca teşekkür etti. Ona bütün varlığıyla saygı duydu. Ne var ki bir karşılık bulamadı. Sağladığı besin azalmaya devam ediyordu. Güneşin geçici olarak dünyayı kavurmaktan vazgeçtiği bir akşam üstü kökünün tutunduğu dalı fark etti. Bu dalın gereken yaşam enerjisini sadece kendisine değil, diğer yapraklara da dağıttını gördü. Utandı ve özür diledi daha fazlasını talep ettiği için. Çünkü bu besin kendisine olduğu kadar diğerlerine de lazımdı. Dalın varoluşu ve misyonu karşısında saygıyla titredi ve binlerce kez teşekkür etti karşılık bulamadan. Üstünde bulunduğu ufak dalın daha büyük bir dala, o dalın ondan da büyük bir dala ve nihayetinde hepsinin tek bir gövdeye bağlandığını fark etmesi de fazla bir vakit almadı.
Zamanla güneşin yakıcılığı kaybolmaya başladı. Rüzgarlar tekrar gösterdi yüzlerini daha sert biçimde. Küçük yaprak sonunda fark etti ağacı. Bunu başından beri bildiğini anladı. Ağaç tekti ve bütündü. Kendisi de bu ulvi bütünün bir parçasıydı. O ağaçsız, ağaç onsuz düşünülemezdi. Bir yaz sabahı tazeliğinde eski dostu güneşle selamlaştı tekrar. Ona sonsuz kereler teşekkür etti bu farkındalığı sağladığı için.
Başka bir gün, nedense rüzgarın şiddetini azalttığı bir anda kurumuş gözeneklerinin ucundan, sararmış köküne kadar tüm varlğı titreyiverdi. Sonunda kuru kök yaprağı daha fazla taşıyamadı ve yaprak hafif sabah rüzgarıyla dalından koptu. İleri geri hareketlerle yavaş yavaş toprağa indi. Ağacın dibindeki toprağı gördü. Onu tanıdı ve sevdi. Toprak, dünya, güneş, rüzgar, şimşek, su… Esas birlik buydu. Esas birlik tanıyıp tanımadığı her şeydi. Bu kavrayış anlayışın da ötesindeydi. Bu bir deneyimdi. Her şey uyum içinde ve olması gerektiği gibiydi tekrar. Teşekkür etti son kez. Karşılık da buldu bu sefer sevgi ve şefkatle. Toprakla kucaklaştı.
Yağmurlar yağdı, karlar yağdı. Soğuk ve uzun bir kış geçti. Yorgun toprağı saran kar örtüsünün eridikçe dere yataklarına doğru çekildiği, dinlenmiş güneşin dünya üzerindeki gücünün çoğalmaya başladığı, yağmur sularının derelerde şırıl şırıl akıp birleştiği ve coşkuyla danslarına başladıkları bir dönemde tesadüf bu ya, tam da bizim ufak yaprağın toprağa değdiği yerde ufak bir filiz dikkatsiz bir gözün asla göremeyeceği küçücük spiral bir kıvrılmayla merhaba dedi güneşe..

Onur Dinçer - Ekim 2008