24 Mart 2010 Çarşamba

Sabit

(2009 yazında başladığım bu öykünün sonunu getirmek yeni nasip oldu. Abim bu kısa öykü için "daha çok kendin için yazmışsın, başkalarına keyif vermek için değil" dedi. Belki de haklıydı. Tekrarlanan imgelerin ve sıkıcı benzetmelerin çokluğuna rağmen burada paylaşmak istedim. Sözü uzatmaya gerek yok, okuyucu kendi karar versin. Saygılarımla.)  

Sıcak.. Belli kelimeleri telaffuz edince, o kelimelerin yarattığı buhranlardan kurtulacağını sanıyor insan safça. Belki de o sözcük sarf edilince, yarattığı yük diğer insanlarla paylaşılıyor da sırtımız hafifliyor. Kim bilir.. İnsanların birbirlerine durumu hatırlatma çabasıyla ve de ısrarla “çok sıcak” dediği o bunaltıcı yaz günlerinden biriydi yine. Güneş gök kubbeyi ağır ağır tırmanmış, inmeye başlarken de tepetaklak yuvarlanmamış, aksine obasına tuz taşıyan bir yörük kızı gibi nazlı, dikkatli ve ağır hareketlerle sürdürmüştü sonsuza uzanan yolculuğunu. Güneşin sabrından nasibini alamamış ademoğulları bu yazlık yerde bile çarşıda, pazarda, kordonda, plajda başı ve sonu önceden kestirilemeyen hareketliliğine devam etmekteydi, öylesine fani. Tanrıların tahtlarında Truva savaşını izlediği bu dağlar ve serin sularında oyuncu perileri, canavarları, tanrıları ve sayısız mahlukatı barındıran bu körfez bugün insanoğlunun hakimiyeti altında. Bin pınarlı İda dağına doğru gün geçtikçe habis huylu bir tümör gibi ilerleyen lüks villalar, dağın en serin en sulak yerlerinden yükselen mangal kokuları ve sahillerinde poşetler ve sigara izmaritleri arasında bronzlaşmaya, yüzmeye çalışan insanlarıyla bu manzara tanrıların bu diyarları çoktan terk ettiğini kanıtlıyor sanki. Yine de şimdilik haksızca hor gördüğümüz bu insanlarda fark edilmeyi bekleyen ulvi bir miras, denizler altındaki antik hazineler misali açığa çıkmayı ya da fark edilmeyi beklemekte belki de. Belki de tanrılar, insan ruhunun kuytularında gizlenirken dağlardaki tahtlarında olduklarından daha görkemli gözüküyorlar. En azından böyle düşünmekten fazlası gelmiyordu elimden.

 Sıcağın etkisiyle bezginleşmiş bedenim ve matlaşmış ruhum yapılacak en iyi şeyin evde kalıp tembellik etmek olduğunu tembihlemişti bana. Kaldı ki yalnız da değildim. Ağabeyim, yengem ve annem o bitmez tükenmez insan hareketliliğine katılmaya karar vererek belde pazarına gitmiş, ağabeyimin 10 aylık oğlunu evde bana emanet etmişlerdi. Bebek arabasında sakince oturan velet şimdilik bana pek sorun çıkaracak gibi gözükmüyordu. Evde yapacak bir şey bulamayan her insan evladı gibi mutfağa gidip buzdolabını açtım. İçerisi pek de umduğum gibi değildi doğrusu. Çeşit çeşit yiyecek yüzüme “canın isterse” der gibi ilgisizce bakıyordu. Anlamsız bir ifadeyle bir süre ben de onlara baktım. Sonra tekrar karanlığa terk ettim onları ve bir bardak su içtim. Burada musluktan akan su "haşa" cennet bahçelerinde akan kevser kadar tatlıydı. Kana kana içtim sudan. Kurumuş hücrelerimin yeniden hayatla dolup neşe içinde parlamaya başladığını görür gibiydim. Balkona çıkıp bir sigara yaktım ve hücrelerimin hevesini kursağında bıraktım. İlginç manzarayı seyrederken cennet ve cehennemin aslında iç içe olabileceğine kanaat getirdim o an. Bütün körfezi gri-yeşil bir elbiseyle süsleyen ve ilk soğuklarla toplanmayı bekleyen bütün evrenin en lezzetli zeytinlerine analık eden zeytin ağaçları, topraktan saçak saçak fışkıran ve değdiği canlı ya da cansız her türlü cismani varoluşun ruhunu okşayıp serinleten tertemiz sular, dünya kadar yaşlı bir cennet tasviriydi sanki. Fakat bunların üstünde tüm ay altı alemini göz alıcı bir sarıya dönüştüren kavurucu güneş tüm doğayı tahakküm altına almış antik bir kraldı. Bütün haşmetine rağmen, ağaçlardaki meyvelerin tatlanması, dolgunlaşması için sabırla yavrularını besleyen şefkatli bir babaydı belki de. Dediğim gibi, cennet ve cehennem gözlemcinin konumuna göre belirginleşip muğlaklaşan iç içe iki dünya olsa gerekti. Ciğerlerimden yolladığım duman rüzgar engeliyle karşılaşmadan yol aldı bir süre. Sonra dağıldı gitti.

Canım sıkıldı bir an. Ulaşmak istediğim hiç bir amaç, ya da gerçekleşmesini istediğim hiç bir dilek görünmüyordu ufukta. Tam olarak bu koordinatta ve bu zamanda bulunmamın bir anlamı var mıydı gerçekten? Hiç bir planım yoktu, hiç de olmamıştı. Amaçsızlığımın peşinden gidemeyecek  kadar da miskindim üstelik. Her durumu klinikleştiren ve kategorize eden ruhbilimin sığ açıklamalarına da ihtiyaç duymuyordum. Gün batımına doğru yapılacak sakin bir yürüyüşün dünyayı tekrar renklere kavuşturmaya yetip de artacağını biliyordum çünkü. Bir gözlemcinin konumu ne süreyle sabit kalabilirdi ki?
 Sıcağın görünür kıldığı hevessizlik ruhumda karşılık buldu ve göz kapaklarım ağırlaştı gitgide. Abimin oğlunu bir süredir ihmal ettiğimi fark ettim ve hızla içeriye döndüm. Bakışlarımız karşılaştı ve gülümsedi bana masmavi gözleriyle. O an kafamdaki bütün kurguların anlamsızlığını fark ettim. Bu gözler okyanusun bütün bilgeliğine sahip olsa gerekti. Başka türlüsü nasıl mümkün olabilirdi ki? Büyük patlamanın çok sonrasında vücut bulan bir gezegeni, bir okyanusu, bir gözü ya da güzel bir düşünceyi oluşturan atomlar ne kadar farklı olabilirdi? O mavi gözlerde büyük patlamaya tanık oldum. O gülümseme aklın almayacağı kadar eski bir dönemin antik bulgusu, tekrarı ve yeniden inşasıydı. Gülen mavi gözler yavaş yavaş kapandı ve uyku krallığının sınırsız topraklarında yeniden açılmak üzere terki diyar eyledi. Eğer dünyada melekler varsa, uyuyan bir bebeğin göz kapakları onların yuvası olsa gerek. Fakat bir zamanlar bana eşlik eden melekler bugün neredeler? Göz kapaklarımın üstüne geri döneceklerini umarak ben de yumdum gözlerimi. Fark edilmeyi bekleyen ulvi bir miras barındıran insanoğlu varsın devam etsin koşturmacasına. Böylesi iyiydi..

4 yorum:

Aydedeye havlayan dedi ki...

uyuyan bir bebeğin göz kapaklarının meleklerin yuvası olduğunu düşünmek bana huzur verdi. eline sağlık...

sessiz ve sonsuz dedi ki...

Zaten önce kendimiz için yazmıyo muyuz?

Emeğinize sağlık.

Onur Dinçer dedi ki...

Sanırım haklısınız sessiz ve sonsuz.. Çok teşekkürler.

Adsız dedi ki...

This is very interesting, You're a very skilled blogger. I've joined your feed and look forward to seeking more of your magnificent post. Also, I've shared your website in my social networks!