21 Aralık 2008 Pazar

Yıldız tozu

Sanki bu dünyada, kendi evimde bir yabancıyım. Nasıl bu hale geldik? Nasıl bu kadar körleştik? Neden, sevgi ya da tanrı sadece basit kelimeler olarak kaldı? En büyük katliamlar ve korkular nasıl "tanrı" adına yaratılır oldu? Neden insanlar en aşikar olanı bile görmekten uzaktalar? Ne zaman unuttuk herşeyin bir olduğunu ve aslında ötekinin asla varolamayacağını? Fakat insanlar durmaksızın ötekiler yarattılar ve bu hala yapılıyor. Öyle bir dünya içindeyiz ki, kendini sosyal anlamda ahlaklı ve iyi bir insan olarak var etmen neredeyse imkansız... İnsanlar artık rekabeti, paylaşımdan daha çok önemsiyorlar. Bunu her yerde görebilirsin. En çok izlenen tv programları bile, haksız rekabet içerenler. İnsanların değerleri toplumsal statüleriyle ölçülüyor. Sadece iyi bir ruh olarak varolman yetmiyor. Piramidin tepelerinde bir yer edinmen lazım kendine. Milyarlarca insan, çok düşük korku frekanslarına hapsediliyor ve bu şekilde manipüle ediliyor. Kalp sızısının nedenleri belki de sayfalara sığmaz... Karamsar bir tablo çizdiğimin farkındayım. Fakat, zaman zaman yalnız hissetsem de, ışığı arayan başka insanların olduğunu da biliyorum. Aramak yerine hatırlamak desem daha doğru olur sanırım. Çünkü bunca zamandır ışık hep bizdeydi. Aslında ışık zaten bizdik ve bu kavrayış inanın kimse için zor ya da uzak değil. Sadece bunun zor olduğuna inandırıldık, ruhbanlar tarafından. Eğer tanrıya ulaşmak için bir aracı, kavranışı zor kurallar olmasaydı nasıl otururlardı altından tahtlarına? ve bu anlayış sadece geleneksel din kurumlarınca üretilmiyor. Kimileri, meleklerle konuştuklarını, aura gördüklerini, doğa üstü varlıklarla temasa geçtiklerini söyleyerek, bu egosal korku düzenini yeniden üretiyorlar. Sen de ister istemez, "ben niye yapamıyorum" diye kendini küçük hissediyorsun ve bu sırada en önemli noktayı ıskalıyorsun. Ben daha bunları yapamıyorum, tanrıyı nasıl sezeceğim diye soruyorsun kendine. Bence, kapısız kapıdan geçmek için verilecek en zor sınav çoğu kişi için bu. Sana ne yapman gerektiğini söyleyen her türlü ruhsal otoriteden kurtulman lazım... Yaşayabileceğin tek bir deneyim var ve bu deneyim sadece sensin. Bu bütün deneyimlerin üstünde ve en büyük devrim zihninde gerçekleşecek olandır. Bunun için sihirli bir değnek yok ve bunu sadece sen yapabilirsin. Eğer görmek istediğin sadece renkli ışıklar ya da meleklerse, bunu sağlayacak kimyasalları bulmak pek de zor değil. Hem neden ilüzyonlarla yetinelim ki?

Evet, şu saniyede kendimi biraz çaresiz hissediyorum. En çaresiz olduğum an en umutlu olduğum andır belki de. Çaresiz insanın, varoluşundan başka sunacağı bir şey yoktur çünkü...ve belki de sunmamız gereken yegane şey buydu sadece... Hepimiz yıldız tozuyuz... Bunu görebilene aşk olsun!

7 Aralık 2008 Pazar

Politika ve Dindarlık

Bir politikacının dindar olması mümkün değildir. Bir politikacı için din sadece bir basamak olabilir. Gerçek dindarlık ile politika birbirine taban tabana zıttır. Bir politikacının birincil amacı hükmetmek, kitleleri manipüle etmektir. Bunun için bir çok araca gerek duyacaktır; reklam, medya, yalan.. Din de bu araçlardan biridir onun için. Günümüzde belki de bir politikacının elindeki en önemli araçtır din. Bu topraklarda Selçuklu bunu yaptı, Osmanlı bunu yaptı. Bu hala yapılıyor. Sadece izle.. Politikacılar gerçek dindarlıktan ölesiye korkarlar. Bu yüzden sahte dindarlığı ve dinin toplumları manipüle etmekte en büyük rahatlığı sağlayan ortodoks yorumları sahiplenirler. Selçuklu'nun Hasan Sabbah'tan ve İsmaili'lerin batıniliğinden korkması bundandı. Osmanlı'nın bektaşilerden korkması bundandı. Bir bektaşi ya da mutasavvıf için tanrı ile insan arasında hiç bir engel yoktur. Bu kişiler, tanrıya ulaşmak için camiye, kiliseye, sinagoga ihtiyaç duymaz. Kendi bedenleri başlı başına bir tapınaktır onlar için. Fakat bu durum politikacıların işine gelmez. Çünkü insanlar bu özgürlükçü fikirlerle kontrol altında tutulamazlar. "Ben tanrı"yım diyen Hallac-ı Mansur'un derisinin yüzülmesi, Anadolu'da kadın-erkek eşitliğini ve kardeşliği savunan Şeyh Bedrettin'in, Pir sultan'ın asılması ve ortaçağ avrupasında engizisyon mahkemeleriyle binlerce insanın katledilmesi bu korkunun eseridir. Politikacılar, bazen korku ve sindirmeyle bazen de daha demokratik gözüken yollarla kitleleri peşinden sürükler. Eğer bir kişi çoğunluğu peşinden sürüklüyorsa bundan şüphe duymalısın. Gerçek dindar yalnızdır. İsa yalnızdı, Buda yalnızdı. Çevrelerinde sadece bir kaç tane mürit vardı. Çünkü onlar asiydiler. Çünkü onlar politikacıların otoritelerini tehdit ediyorlardı. "Tanrıya ulaşmak için bu saçmalıklarla uğraşmanıza gerek yok" dediler. Roma İsa'yı öldürür öldürmez ne hikmetse tanrı'nın oğlu olduğu kabul edildi ve Hristiyanlık ortaya çıktı. Yaşayan bir İsa değil ama ölü bir İsa çok işlerine geliyordu belli ki. O'nu tapınaklarda resimlere ve heykellere hapsettiler ve arkasından İsa'yı dinlemek için kilisemize gelmelisin dediler. Buda'nın başına gelen de budur. Bugün tüm genel dindarlık anlayışının başına gelen budur. Tam bir cansızlık hali. Zaten politikacıların istediği de budur. Bir çok okula, sokağa "yunus emre" ismi verilir. "Yunus Emre der hoca, Gerekse var bin hacca, Hepisinden eyice Bir gönüle girmektir.." diyen Yunus Emre onların işine gelmez. Onlar ölü Yunus Emre'yi, ölü Mevlana'yı tercih ederler.. O sebeple bu kişileri, ölü ritüellerin ya da sokak adlarının içine gömerler.

Bir politikacı gerçek bir dindar olamaz. Bunu artık görmelisin. İnsanoğlunun bu uyanışa, tanrı ile insanın arasına ne sakallı mollaların ne de takım elbise giymiş politikacıların giremeyeceğini anlamasına, korku temelli ölü din anlayışından vazgeçmesine her zamankinden daha çok ihtiyacı var. Zira insanlık bilinci, Yunus Emre'yi, Pir sultan'ı, Hacı Bektaş'ı, Mevlana'yı, Şeyh Bedrettin'i, Baba İshak'ı, Ömer Hayyam'ı, Hallac-ı Mansur'u hatırlayacaktır, onları değil...

Onur Dinçer - Aralık 2008