31 Ekim 2008 Cuma

Küçük Yaprak


Sevgiyle selamladı güneş ışığını küçük yaprak. Ufak dalların birinden, dikkatsiz bir gözün asla göremeyeceği küçücük spiral bir kıvrılmayla varolduğu günden beri yapıyordu bunu. Bu selamlaşmanın gözle görülebilir bir yanı yoktu doğrusu. Bahar sabahının serin melteminde güneş ve yaprak için varoluşun kendisi başlı başına bir selamlaşmaydı zaten. Işığı bütün gözenekleriyle hissediyor ve güneşin bu uysal okşayışını, suyun üzerinde yaptığı dansı bütün varlığıyla içine çekiyordu yaprak. Her şey uyum içinde ve olması gerektiği gibiydi. Günler ağır ağır ilerledikçe tüm dikkatini kendi varlığına odakladı yaprak.
Sonra o günler geldi. Büyüyüp yüzeyi genişledikçe, yağmur sularının serinliğini ve mevcudiyetini daha az hisseder oldu. Güneş artık yaprağın doğumunda yaptıkları anlaşmayı bozmuştu sanki. O uysal dost gitmiş yerini kızgın bir düşmana bırakmıştı. Güneş yaktıkça o daha çok su talep etti kökten. Uzun bir süre mücadele etti varlığını korumak adına. Mücadele ettikçe yoruldu, yoruldukça mücadele etti. Kökün yaprağın aciz bedenine taşıyabildiği su gittikçe azaldı. Sonunda tükendi ve mücadeleyi kesti yaprak. Bunun ona bir faydası olmadığını anlamıştı sonunda. Mücadeleyi bırakınca dikkati de kendi varlığından uzaklaştı ister istemez. Etrafında olup biten bunca şeye nasıl bu kadar kayıtsız kalabildiğine şaştı.
Önce onu dala bağlayan köke dikkat etti. Ona yaşamının başından beri ihtiyacı olan her şeyi bu ufak kök sağlamıştı. Ona defalarca teşekkür etti. Ona bütün varlığıyla saygı duydu. Ne var ki bir karşılık bulamadı. Sağladığı besin azalmaya devam ediyordu. Güneşin geçici olarak dünyayı kavurmaktan vazgeçtiği bir akşam üstü kökünün tutunduğu dalı fark etti. Bu dalın gereken yaşam enerjisini sadece kendisine değil, diğer yapraklara da dağıttını gördü. Utandı ve özür diledi daha fazlasını talep ettiği için. Çünkü bu besin kendisine olduğu kadar diğerlerine de lazımdı. Dalın varoluşu ve misyonu karşısında saygıyla titredi ve binlerce kez teşekkür etti karşılık bulamadan. Üstünde bulunduğu ufak dalın daha büyük bir dala, o dalın ondan da büyük bir dala ve nihayetinde hepsinin tek bir gövdeye bağlandığını fark etmesi de fazla bir vakit almadı.
Zamanla güneşin yakıcılığı kaybolmaya başladı. Rüzgarlar tekrar gösterdi yüzlerini daha sert biçimde. Küçük yaprak sonunda fark etti ağacı. Bunu başından beri bildiğini anladı. Ağaç tekti ve bütündü. Kendisi de bu ulvi bütünün bir parçasıydı. O ağaçsız, ağaç onsuz düşünülemezdi. Bir yaz sabahı tazeliğinde eski dostu güneşle selamlaştı tekrar. Ona sonsuz kereler teşekkür etti bu farkındalığı sağladığı için.
Başka bir gün, nedense rüzgarın şiddetini azalttığı bir anda kurumuş gözeneklerinin ucundan, sararmış köküne kadar tüm varlğı titreyiverdi. Sonunda kuru kök yaprağı daha fazla taşıyamadı ve yaprak hafif sabah rüzgarıyla dalından koptu. İleri geri hareketlerle yavaş yavaş toprağa indi. Ağacın dibindeki toprağı gördü. Onu tanıdı ve sevdi. Toprak, dünya, güneş, rüzgar, şimşek, su… Esas birlik buydu. Esas birlik tanıyıp tanımadığı her şeydi. Bu kavrayış anlayışın da ötesindeydi. Bu bir deneyimdi. Her şey uyum içinde ve olması gerektiği gibiydi tekrar. Teşekkür etti son kez. Karşılık da buldu bu sefer sevgi ve şefkatle. Toprakla kucaklaştı.
Yağmurlar yağdı, karlar yağdı. Soğuk ve uzun bir kış geçti. Yorgun toprağı saran kar örtüsünün eridikçe dere yataklarına doğru çekildiği, dinlenmiş güneşin dünya üzerindeki gücünün çoğalmaya başladığı, yağmur sularının derelerde şırıl şırıl akıp birleştiği ve coşkuyla danslarına başladıkları bir dönemde tesadüf bu ya, tam da bizim ufak yaprağın toprağa değdiği yerde ufak bir filiz dikkatsiz bir gözün asla göremeyeceği küçücük spiral bir kıvrılmayla merhaba dedi güneşe..

Onur Dinçer - Ekim 2008

Hiç yorum yok: